Wednesday, October 25, 2006

IRAK'DA DİRENİŞ GÜÇLERI İSLAM DEVLETİ'NI İLAN ETTİ!


Irak’taki Mücahidlerin Şura Meclisi İslâm Ümmetini,
Irak İslâm Devleti’nin Kuruluşu İle Müjdeler!

Bu mübarek ramazan ayında Irak topraklarından müjdeli haberler...


Hilafet toprağının başkenti Bağdat’tır. (Allah devletimizi haçlılardan ve safevi Şiilerin saldırılarından uzak kılsın) Şehidlerimizin kanıyla sulanan tevhid ağacının meyveleri olgunlaşmıştır ve şimdi bu hasadı toplama vaktidir. Gayretler, çabalar birleşmiş ve sevgili Mücahidler Irak’taki sünnileri çatısı altında toplayacak; Irak topraklarında Allah'ın şeriatıyla yönetilecek bu hak üzere devleti müjdelerler. Medya komitesi Irak İslam Devleti sözcüsü ve medyadan sorumlu bakanlık sözcüsü olarak bu müjdeli haberi bütün Müslümanlara duyurmaktan şeref duyuyor ve dünyadaki bütün Müslümanları bu devleti mallarıyla, canlarıyla ve dualarıyla desteklemeye davet ediyoruz.

“Allah emrinde galiptir. Fakat insanların çoğu bilmezler!” [Yusuf Suresi: 21]

Tüm hamd ve övgüler Allah'adır.
Allah En Büyüktür!

“İzzet; Allah’ın, Rasulünün ve Mü’minlerindir. Fakat Münafıklar bilmezler.”[Munafikun Suresi: 8]

Irak’taki Mücahidlerin Şura Meclisi’nin Medya Kurulu


(tercüme eden A. Çoşkun.)

(DOĞUSTRATEJİ'den alintilanmistir.

Tuesday, October 10, 2006

FURKAN DERGİSİ GNL. YYN. YNT. SAADEDDİN USTAOSMANOĞLU'NUN "yeniharman"DA YAYINLANAN ROPORTAJI!

("DOGU STRATEJI"ye tesekkurler, iktibas icin. OL@)


Nakşibendi Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nun yeğeni, cemaatin önde gelen isimlerinden Sadettin Ustaosmanoğlu, yeniHarman’ın sorularını yanıtlıyor:

“Ferrarisini Satan Adam okuyarak bizi anlayamazsınız”

Mahmud Ustaosmanoğlu, Nakşibendi Şeyhi. 1931 yılında, Trabzon’un Of ilçesinde doğdu. Yakınlarının verdiği bilgiye göre “ilk tahsil”ini babası Ali Efendi ile yaptı. Hafızlığa, Of’ta başlayan Ustaosmanoğlu, bir süre Kayseri’de Arapça okudu. Eniştesi Hacı Dursun Efendi’den icazet aldı. Askerliğini yapmak için gittiği Bandırma’da, birliğine teslim olmadan bir camide Kur’an okurken Ali Haydar Efendi’nin muridlerinden Hacı Emrullah Efendi’nin dikkatini çekti. Ali Haydar Efendi’yle tanıştı.

Ali Haydar Efendi, Nakşibendi tarikatinin Halidî koluna mensuptu. Cemaatine göre, zamanın “Kutbu’l Aktabı”ıydı. Kutbu'l Aktab, değirmen taşının miline verilen isim. Tasavvufta, evrenin manevi yönetiminden sorumlu veliler hükümetinin başkanına da bu sıfat verilmiş. Mutasavvıflara göre, değirmen taşı milin çevresinde döndüğü gibi bütün evren de kendisinin çevresinde döndüğü için “veliler başkanı’na kutub denilmişti.

Ali Haydar Efendi’nin Şeyhi ise, Bandırma’da Mevlana Ali Rıza el-Bezzaz Kuddise Sırruh idi. Tekkesi ve kabri de Fatih Çarşamba’da Cebecibağı mahallesindeki Şeyh İsmet Efendi Dergahı’ndaydı. Mahmud Ustaosmanoğlu, İstanbul’da tamamladığı askerliğinin ardından Ali Haydar Efendi tarafından, Çarşamba semtindeki İsmailağa Camii’ne imam olarak görevlendirildi. 1894’teki büyük İstanbul depreminde harap olan İsmailağa Camii, Ustaosmanoğlu tarafından onarıldı ve işlerlik kazandı.

İsmailağa Camii, 1723’te Şeyhülislam Ebuishak İsmail Efendi tarafından yaptırılmıştı. Cemaatin kurucu Şeyhi de oydu. Ebuishak İsmail Efendi, 1645’te Çarşamba’da doğmuştu.

Ali Haydar Efendi, Cumhuriyet’in ilanının ardından 1926’da, İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı. Altı ay cezaevinde kaldı. 1960 yılında 90 yaşında öldü ve Şeyhliği ve postu Mahmud Ustaosmanoulu devraldı. Verdiği vaazlarla büyük ses getiren Ustaosmanoğlu, 1985 yılında soruşturmaya uğradı. İlk genel seçimlerde Turgut Özal liderliğindeki ANAP’ı, ardından da kapatılan Necmettin Erbakan liderliğindeki Refah Partisi’ni destekledi. 12 Eylül darbesinin ardından, “90”lara doğru, Çarşamba semtinde büyük bir potansiyele ulaşan Ustaosmanoğlu

cemaati, özellikle 28 Şubat sürecinde, kılık kıyafetleri ile gazete ve televizyonların hedefi oldu.

Cemaati mateme boğan ilk kurşun 17 Mayıs 1998’de sıkıldı. Mahmud Ustaosmanoğlu’nun damadı ve Çukurçeşme Camii İmamı Hızır Ali Muratoğlu, 17 Mayıs 1998’de İsmailağa Camii’ndeki sabah sohbeti sırasında 6 kurşunla katledildi. Sekiz yıl sonra, geçen ay ikinci cinayet işlendi. İsmailağa Camii’nin emekli imamı Bayram Ali Öztürk yine bir pazar sohbeti sırasında aynı camiide öldürüldü. Katil Mustafa Erdal da, bir iddiaya göre, kendisi ile birlikte gelen 3 kişi tarafından, bir başka iddia ve kamuoyunun genel kanısına göre ise cemaat tarafından linç edildi.

Saadettin Ustaosmanoğlu, Şeyh Mahmud Ustaosmanoğlu’nun yeğeni. 1959 Trabzon doğumlu. İslamcı camianın entelektüel isimlerinden. Aktardığına göre “ilk ve ortaokul sonrası medrese eğitimi” gördü. 1999-2005 yılları arası İBDA-C davasından Metris, Kartal ve Bolu F Tipi cezaevlerinde yattı. Cezaevine girmeden önce Furkan dergisini çıkaran Saadettin Ustaosmanoğlu şu an Yeni Furkan dergisinin Genel Yayın Yönetmenliği’ni yapıyor. Bugüne dek herkes konuştu, onlar sustu.

Sadettin Ustaosmanoğlu, yeniHarman’ın sorularını yanıtladı:

Kutlu ESENDEMİR

- Başınız sağolsun.

Teşekkür ederiz...

- İsmailağa cemaati Şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu ile akrabalık bağınız nedir?

Mahmut Efendi, babamın hem amcasının, hem de teyzesinin oğludur.

- Cemaatle bağlantınızı nasıl açıklarsınız?

Benim cemaatle bağlantım burada bulunanlar gibi gönül bağıdır, fakat sadece “gönül bağı” kelimesiyle açıklanmayacak kadar da girifttir bu bağlantı. Zira tasavvufun mahiyetinden ciddi manada biraz olsun nasiplenenler “gönül bağı” kelimesinin harflerden ibaret şekiller olduğunu, asıl meselenin kelimelerin ötesine geçilerek yakalanabilecek mana olduğunu bilirler. Bu manadan olmak üzere, meselenin aslına temas uzun süreceğinden, sizin de yerinizin müsait olmamasından girmek istemiyorum.

- Yoo, buyrun?

Öyleyse bir grizgah yapalım... Psikolojiden, psikiyatriye her alanda meçhul kalmış insanın keyfiyetini anlamak adına muazzam bir çaba var. Batı medeniyetinin gelip tıkandığı nokta da ehlince görünüyor; muazzam bir kaos söz konusu. Sıkışmış, sıkıştırılmış insan ruhu her yönüyle patlamanın eşiğinde. Fert başına gelirin en yüksek olduğu ülkelerde intihar olaylarının fazlalığı da gösteriyor ki, susamış insana benzin içirmenin bir faydası yok. Susuzluk hissinin mana iklimlerindeki zaaftan kaynaklandığını idrak edemeyenler habire benzine yükleniyorlar. İnsan gübre makinesi değildir ve idealsiz yaşayamaz. İdealse fıtrata uygunluğu derecesinde susuzluğu giderebilir. Herkesin hakikati kendine olduğuna göre, “Hakikatin hakikati ne?” sorusuna muhatap oluyoruz ki, pratiğin sonsuz tekrarıyla mutlak doğruya ulaşmak mümkün olmadığına göre, ilk başta mutlak olana teslim, sonra da bağlı akılla sonsuz arayış teşebbüsü. Mukaddeslere dogma gözüyle bakanların aklı ne kadar dogmalaştırdıklarını anlamaları gerekir. Teslimiyetin -iman- olmadığı yerde putların sadece şekli değişir, istediğiniz kadar, akıl, akılcı vesaire deyin. Bir rus müzisyenin marksist açıdan müziği tarif edemediği için intihar etmesindeki mânâya dikkatle bakmalı.

- Kimdir bu müzisyen?

Şimdi adını hatırlamıyorum, kitaplardan bakmalıyım. Daha fazla uzatmadan konuya girelim. İnsanın içine düştüğü, düşürüldüğü çaresizlik ona muhtaç olduğu şeyin sunulması gereğini ihtar ediyor. Ve; sunulanın fıtratına uygun olmaı gerekliliği bakımından bakarsak, fıtrata uygunluğun mutlaka yaratılış hikmetine denk düşmesi gerektiğini anlarız. Bu bakımdan şöyle sormalıyız; insana dünyaya gelirken, “Ey falan oğlu filan, dünyaya gelmek istiyor musun? Ne diyorsun?” denilmiyor. Dünyadan alınırken de sorulmuyor. Bu insanın; “Gelişim ve gidişim benim elimde olmasa da, ben hayatımı istediğim şekilde yaşarım” tafrasının ne manası olabilir ki! Yani, kime kabadayılık yapıyorsun! İnisiyatif elinde değil, ama tanrılığa soyunuyorsun vesaire... Acziyetini anladığında da iş işten geçmiş oluyor. Akıl mezara kadar rehber, sonrası kurtlara yem olmak mı? Kaldı ki, tanrılaştıran aklın menzili beşikten mezara kadar kısacık bir ara. Hem tanrı, hem ferasetsiz! Şimdi mesele şu: Tasavvufta akıl iki şekilde tarif edilir:

Akl-ı meâd, Akl-ı maaş. Birincisi mana alemine nisbeti olan akıl, ikincisi madde alemine nisbet içinde. Bu iki aklın, bu ve öte aleme yansıyan beş ayrı letâifi söz konusu. Kalb, Sır, Hafi, İhva öte aleme, Nefs-i natıka (konuşan nefs) ve anâsır-ı erbaa tabir edilen insan vücudunun teşkili olan su, ateş ve toprak bu alemden. Bu saydıklarımızın hakikatine nüfuz etmek için bir disiplin söz konusu. Bunun da adı: Tasavvuf.

Bu disipline girmiş ve kemalâta ulaşmış insanlar Akl-ı Mead’ın hakikatine nüfuz ettikten sonra Akl-ı maaş’ın kısırlığını görerek teslim olmanın manasını kavrarlar.

Bu noktada akıl ruha bağlı bir keyfiyet olarak işe yarar bir hale gelir ki, asıl aklı es geçmemek de budur. “Akıl akıl” diyenlerin bunu idrak etmesi gerekir. İşte; “gönül bağı”, zikir, fikir ve duada yoğunlaşarak, derinleşerek ulaşılması mümkün bir hakikatken, sadece bu kelimenin sarfıyla bu manayı terennüm ettiğini zannetmek, kuş resmini göstererek “bu kuştur” demeye benzer. O kuş değil, boyalardan mürekkep surettir. “Gönül bağı” kelimesi de harflerden müteşekkil suret. Şehit Bayram Ali Öztürk Hocamız’ın ismi biliyorsunuz “Mektubatçı”ya çıkmıştı.

Odunluk anlaşılıyor mu?

- Nedir bunun nedeni?

Bunun sebebi şu; İmam-ı Rabbânî Hazretleri’nin “Mektubat” isimli iki ciltlik bir eseri vardır ve Tasavvuf’un mahiyetini en iyi anlatan eserdir. Bu eserde aklın ve ruhun mahiyetleriyle ve mertebeleriyle ilgili muazzam meseleler var. Bayram Hocamız da bu kitaba en iyi hakim olanlardan biriydi ve anlattıklarını bu kitaptan anlatırdı. Aklınıza şöyle bir şey gelebilir; “Kur’an’dan anlatmaz mıydı?” Tabii ki hepsi Kur’an’dan, ama şu espri içinde; Kur’an değil, Kur’an’dan, dolayısıyla Kur?’an. Şimdi, adamın biri gazetesinde yazıyor; Bayram Hoca vaazlarını mektup şeklinde yaptığı için “Mektubatçı Bayram Hoca” diyorlar. Bu adama, akıldan, ruhdan ve mertebelerinden bahsetseniz ne yazar! Ama sorsanız çağdaştır, akılcıdır, falan... Odunluk anlaşılmıyor mu? Ve bu basının manipüle ettiği insanların halini düşünün. Mevzuyu farklı biçimde de uzatmak mümkün. Ama şöyle de bir hakikat var; Tasavvuf kaal (söz) değil, “hâl”dir... Tasavvuf anlatılamaz. Peki biz ne yapıyoruz şu an; Üstad Necip Fazıl’ın ifadesiyle söyliyelim, Tasavvuf’un anlatılamaz oluşunu anlatıyoruz. Yani Tasavvuf yaşanarak anlaşılandır, bunun da disiplini bellidir. Hariçten gazel okuyanlar durumlarının komikliğini görseler susarlardı. Ama ahlaksıza, arsıza, uğursuza söylenecek bir şey yok. Bu mana çerçevesinde tekrarlarsak “gönül bağı” Allah’ın setrine (örtmesine) muhataptır ki, bu dilden anlayanlar eşya ve hadiselere tasarruf hakkına sahiptirler ve Allah’ın nurunu tamamlayacağına dair itikatları çok sağlamdır. Bu noktada başarı ve başarıs?ızlık son derece izafidir, zira “hâl” ehli için kıymetler “üst dil- üst mana”ya göre değerlendirilir. “Bir ben vardır bende benden içerû” hesabı. Biraz da olsa meseleye değinmiş olduk zannediyorum.

Fatih Çarşamba Hıristiyanlar için de önemli

- İsmailağa Camii ve cemaati sizin için ne anlam ifade eder?

İsmailağa cemaati benim için, akılla kalbin birleştirilerek eşyanın hakikatine nüfuz etmek manasını ifade eder ki, bir önceki soruda belirttiğim gibi, meselenin kühnüne vâkıf olmak için bir hayli derinleşmek gerekiyor.

- Ne tür bir derinlikten söz ediyorsunuz?

Biraz anlatmaya çalıştım. Bir de şunu ifade edeyim; Allah Resûlü’nün şöyle bir hadisi var; “Ya Rabbi eşyanın hakikatini bana olduğu gibi göster...” Eşya başka hakikati başka... Bana göre önümde duran şu masa masadan ibarettir. Halbuki bir fizikçi için çok farklı bir şeydir, işte molekülüydü, atomuydu vesaire. Eşyanın hakikatine nüfuz arttıkça mahiyeti anlaşılıyor ki, fizikçiler bir noktaya geldikten sonra –izafiyet teorisi, kuantum- meselenin nereye kıvrıldığını gördüklerinden ilimlerinin tarifi bâbında şöyle diyorlar: “Bu metafiziki fiziktir...” Halbuki fizik fiziktir, ruh da ruh. Metafiziki fizik olmaz. Bu, ruh kanadına teslim olmamanın direnci. Tabii Batı’da bu hâlin zuhur etmesi, için metafizik tarafının kurcalanmasına sebep oluyor ki, o zaman da işin içine Hinduzm, Budizm, yoga gibi şeyler giriyor. İslam Tasavvufu olmasın da ne olursa olsun. Fıtrat zorluyor, herşey aslına rücû edecek, başka çare yok.

- Nakşibendiler ve cemaat için Fatih Çarşamba bölgesi ne gibi özel bir anlam taşır? Cemaattekiler neden bu bölgede yaşarlar?

Fatih Çarşamba cemaat için özel bir mana taşımaz. Ama, Osmanlı döneminden beri gelen bir misyonu vardır muhitin. Bu bölge sadece Müslümanlar için değil Hıristiyan alemi için de önemlidir. Zira Patrikhane oradadır, kırmızı mektepleri vardır, Bulgar kilisesi var vesaire. “Cemaattekiler neden burada yaşarlar?” derken şunun farkedilmesi lâzım; cemaat sadece Çarşamba’da değildir, Türkiye’nin her tarafında, hatta, Batı’da bile yaşayanlar vardır, gönül bağı’nın mekan tanımayacağı hakikatini es geçmemek lâzım.

“Ferrarisini Satan Adam” okuyarak bunlar anlaşılmaz

- Gönül bağından çıkarttığınız anlam nedir?

Mesela diyorsunuz ki bana; “aşkımdan ölüyorum...” Bu cümle sizin birisini sevdiğinizin imasıdır, işaretidir, anlatımıdır vesaire. Ama benim sizin söylediklerinizden anladığımla, sizin hissettikleriniz aynı değil. Cümle benim kulağıma ulaşır ulaşmaz beynimde basit bir his olarak kalırken, siz yüreğinizi yakan ve asla anlatamayacağınız bir şeye muhatapsınız. Tasavvufta “cezbe” tabir edilen bir şey vardır ki, bahsettiğim letaifler; zikir, fikir ve dua ile kuvvet bulduğunda müridde bir hâl olarak meydana gelir. O zaman Doğu’da veya Batı’da olmanın uzaklık ifade etmediği anlaşılır. Derinleştikçe de hâller ve makamlar çeşitlenir. Bu işin önce, “ilmel yakin”, sonra “aynel yakin” daha sonrada “hakk el yakin” mertebeleri var. Mesela; Van gölü diye bir yerin varlığını biliyor olmanız ilmel yakin, gidip görmeniz aynel yakin, içine girip garkolmanız hakkal yakin manasınadır. Yoksa “Ferrarisini Satan Adam” okuyarak bunları anlamak mümkün değil.

- Cemaatin Türkiye çapında ne kadar bir gücü olduğunu düşünüyorsunuz?

Benim kanaatim aileleriyle birlikte beş-on milyon arasında oynayan bir rakama tekâbül ediyor. Bunu kesin olarak bilmek mümkün değil.

- Bu kadar yoğun ve iktidarı indirebilecek bir nufus potasiyeli, neden kendini dönüştüremiyor?

Şöyle sorabiliriz, neden Ortadoğu’da bulunan müslümanlar bu kadar kalabalıkken küçücük İsrail’in işini bitiremiyorlar? Neden halklar küresel çapta ayağa kalkmasına rağmen Batı emperyalizminin pençesinden kurtulamıyor? Neden? Neden? Neden? Bu nedenlerin mahiyeti sosyolojik olarak biliniyor aslında, ama kemikleşmiş yapılar karşısındaki çaresizlikler de ortada. Kültürel deformasyonun manipüle ettiği kitleler, madde ve manada kültürel operasyona tabi tutulmadıkça yapılabilecek çok şey yok.

- İsmailağa cemaati ideolojik olarak dünyaya nasıl bakar? Siz bu cemaatten farklı mı düşünürsünüz?

Cemaatin bildik mânâda bir ideolojisi yoktur. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; cemaat mana olarak -özellikle bu kelimeyi Mahmud Efendi’yi kasden söylemeliyim- bildik manada ideolojilerin murad ettiği bir noktadadır. Ben de nakşî olmam hasebiyle farklı bir düşünceye mensup olmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim.

Özal tedbirsiz miydi, kürsüde vuruldu?

- Kendine dönük ve sessiz, sakin yapısıyla bilinen cemaatiniz, 8 yıl içinde işlenen iki cinayetle sarsıldı. Önce akrabanız, İsmailağa Camii İmamı Hızır Hoca (Hızır Ali Muratoğlu) Şimdi de Bayram Ali Öztürk benzer biçimde katledildiler ve bu cinayetler Türkiye’nin gündemine oturdu. Cinayetin nedenini sormadan önce, bu kadar güçlü bir yapısı olan cemaatiniz kendi ruhani liderlerini korumaktan yoksun mu?

Önce şunu düzelteyim, Hızır Hocamız İsmailağa’nın değil Çukurbostan Camii’nin imamıdır. Ruhani lideri korumaya gelince, başta şunun bilinmesi lazım, bir önder ne için korunur? Siyasi arenada eli olmayan, tek derdi Müslümanların İslami emirleri daha derinden hissederek hayatın gayesi üzerinde derinlemesine bir tefekkür sahibi olmalarına gayret eden bir insan, her şeyden önce böyle bir saldırı hadisesini çok fazla mevzu etmez. Buna rağmen her insan gibi tabii olarak Hızır Hocamızın cinayetinden sonra herkes kendince bir tedbir almıştır. Ama biz tedbirin takdiri bozmayacağına da inanırız. (Turgut) Özal tedbirsiz miydi, kürsüde vuruldu?. (Jonh F.) Kennedy ABD’nin başına geçmeyi bildi de tedbir almayı mı bilmedi? Misaller uzatılabilir.

- Cinayeti nasıl haber aldınız ve o an ne hissettiniz?

Cinayet günü memleketteydim. Düşünün; ikinci kez camide işlenen bir cinayetin haberini alıyorsunuz. Bir şeyler düşünmüşsünüzdür ama, içinde bulunduğunuz o anın ruha yansıyan yapısını kelimelerle bir yere kadar izah edebilirsiniz.

- Cinayetin ardından Mahmut Ustaosmanoğlu ile görüştünüz mü?

Hayır. Kendisinin rahatsızlığı zaten had safhada. Çok zaruri haller dışında kendisini rahatsız etmek istemeyiz.

- Amcanızın cinayete tepkisi ne olmuuş? Neler hissettmiş? Öğrenebildiniz mi?

Ehlullah tabir ettiğimiz Allah dostların?n halleri çok farklıdır. “Şöyle dedi”, “böyle tepki verdi” gibi kelimeler anlatılmak istenen manaya pek uymaz, bu sebeple bu hususi meselenin anlatılmasında bir faide görmüyorum.

- Kendisini taziyeye gittiniz mi?

Biraz önce kısaca izah ettiğim sebepler sorunuzun cevabıdır.

- Bu iki cinayette de hedef amcanız mıydı?

Mana olarak evet. Hedef temsil makamında olduğu mana idi. Bunun ötesinde bildiklerimi mahremiyet kabul ettiğimden söylemek istemiyorum. Bir gün inşallah...

- Peşpeşe işlenen iki cinayet sizce neden?

Bu cinayetler hususi manada İsmailağa cemaatini hedef almış gibi görünse de, umumi manada mesele İslam’ın yaklaşan ayak sesleriyle ilgilidir. Açıkta kopan dalga kıyıda patlamaya başladığında konjöktürün dünya çapında değiştiğini, kendilerine göre tehlikenin iyice yaklaştyığını gören sömürgeciler, tabii olarak tedbir makamına yöneldiler. Bu bakımdan şunu ifade etmemiz mümkün; bu işin ucu Patrikhane’den Vatikan’a kadar bir çok adresi işaretleyip zan altında bırakıyor. Zira, servislerin işlerini ne kadar temiz yaptığını bilmeyen var mı?

- Bu servislere neden karşı koyamadınız ya da bir alternatif oluşturamadınız?

Bu bizim işimiz değil, devletin işi. Ömer Lütfi Mete’nin ifadesiyle söyleyelim; Türkiye’de derin devlet yok derin çeteler var, derin çeteler üzerinden servislerin müdahalesi var. Yani çarşı karışmış, neye alternatif koyacaksınız?

Katil meczuptu; Ahmet Hakan da!

- Bu cinayetin ardından Patrikhane ve Vatikan’ı işaret etmeniz kimi gazetecilerden tepki gördü. Hürriyet yazarı Ahmet Hakan Coşkun, “Cemaate iki yıldır devam eden o meczubun eline bıçağı “Patrik” mi verdi? Hadi diyelim ki öyle oldu. Cemaatin linç girişiminde bulunmasına da mı “Patrik” neden oldu? Patrik cemaatin içine girip “Vur cemaat!” mi dedi?” diye soruyor.

Ahmet Hakan’ın her şeyden önce şahsiyeti sorgulanmaya muhtaç, meselemiz bu olmadığı için girmiyoruz, ama şu kadarını da bilmediğini zannetmemiz saflık olur; herkesin kabul ettiği üzere iki cinayette son derece profesyonelce işlenmiş, polis de aynı şeyi söylüyor. Bu şartlarda “O meczubun eline bıçağı patrik mi verdi?” sorusunun cevabı ancak şu olabilir; “Hayır, patrik değil Ahmet Hakan verdi...” Bu soruya başka ne denebilir ki? Belki şu da eklenebilir; Katil meczuptu; Ahmet Hakan da!

- Bayram Ali Öztürk’ü öldürdükten sonra katil zanlısı Mustafa Erdal linç edildi. Bu da cemaatinizi bağlayan sosyal bir vaka değil midir?

Herhangi bir cemaati bağlayan sosyal bir vak’anın, zaten bir sosyalliğin ifadesi olan cemaate nisbetle ne mana ifade ettiğini anlayamadım. Yani, bundan sorumlusunuz denilmek isteniyorsa, savcılar var, hakimler var vesaire... Şöyle diyebilir miyiz meselâ: yeniHarman dergisi çalışanlarından filanca, yüz kızartıcı falan işi yaptı, dolayısıyla; bu sizin cemaatinizi “topluluğunuzu- gurubunuzu bağlayan sosyal bir vaka değil midir? Tabii ki öyledir, ama bu işte sizin dahliniz nedir ona bakılır. Burada şunu tesbit etmemiz lâzım; bu konuda basın olayın ne olduğu üzerinde değil, işi gücü pislik yapmak, yine bize bir gazetecinin söylediği şu söz perdenin biraz aralanmasına yardımcı olur zannediyorum; “Yirmi yaşında bir gazeteci gidip bir emniyet muhabirinden duyduklarını yazıyor, diğer basın organları oradan aparıp biraz da kendisi bir şey katarak servis yapıyor. Bunun adı da habercilik.” İnsan bir meseleye girerken önce bir altyapıya sahip olur, sonra da densizlik yapmamak için edeplice mevzuya aşina olmaya çalışır. Şimdi burada bir cinayet işlenmiş, bu cinayet cami içinde işlenmiş ve tasavvufi yönü olan bir cemaatin bir ferdine karşı işlenmiş. En azından bir başsağlığı ile girilmesi gerekmiyor mu mevzuya? Paldır küldür lincin hesabı sorulmaya kalkılldı, arkasından hiç bilmedikleri “üst dil- üst mana” ifade eden tasavvufa en adice saldırılar. Bunun tam ifadesi şudur; kuduz İslâm düşmanları fırsatı buldular mı kaçırmazlar! Muhalif olmak başkadır, kuduz olmak başka.

“Ben de keşke orada olsaydım” dediniz mi?

Keşke orada olsaydım gibi bir şey de aklımdan geçmedi... Mevzu seyirlik değil ki! Seyirlik olmayan mevzu, ortadaki tüm hukuksal ve insani tabloyu yok etmedi mi? Hukuksal ve insani tablo... Ne demek?.. Salih Mirzabeyoğlu’nun ifadesiyle; “Birleşmiş Milletler Domuzlar Diktatöryası”nın ABD güdümünde dünyaya dayattığı hukuk (!) ortalığı kasıp kavururken, insanlığın içine düştüğü, düşürüldüğü durum ortada değil mi? Tabii ki bir şeyler yok ediliyor, ama siz orada olduğunuz için bu değerler yok olmaktan kurtulamayacaksa?..

Zanlının öldürülüşünden de üzüntü duydunuz mu?

Katilin öldürülüşüne değil, bir İslam alimini, bir insanı öldürdükten sonra tövbe fırsatı bile bulamadan öldürülüşüne üzüldüm. Yaşasaydı belki tövbe fırsatı bulacaktı.

Katil zanlısını tanır mısınız? Nasıl bir kişiliktir?

Hayır.

Sizce bu iki cinayetin de sorumluları bulunacak mı?

Hayır, mümkün değil. Daha öncede söyledim, servisler temiz iş yaparlar!

Derin devlet kavramı sizin için ne alam taşıyor? Hukukun geçerli olduğu ülkelerde ve de gizli işlerde bile hukuksuzluğa tahammül etmemek şartıyla derin devlet olumsuz bir şey değildir. Hukukun göstermelik olduğu ülkelerde ise derini değil, sığı bile bir mana ifade etmez.

Mevzu mahkemede

Cinayetin ardından Ankara’da, çete davası sanığı Kasım Zengin ve müteahhit Muzaffer Ergin’in cemaatinize yönelik suçlamaları oldu. Birinci iddia, söz konusu kişilerin Ankara’da cemaatin isteti ile bir market açması ve bu markete el konulması. Nedir bu market olayı ve Zengin ile Ergin’in açıklamaları?

Bu mevzu ile ilgili basında adı geçen Metin Balkanlıoğlu Hoca bu meseleyi mahkemelerde takip edeceğini söyledi. Diğer elemanların söyledikleri şeyler tabii olarak daha önceden hazırlanmış tezgahın ürünleri. Ortada bir cinayet var, adamlar dört beş ay önceki mevzuyu bu cinayet üzerinden gündeme getiriyorlar, eh demek ki hesaplar ona göre kotarılmış.

Söz konusu kişiler, İsmailağa Camii’nin ikiyüz metre ilerisinde sorgulandıklarını ve Şeriat Mahkemesi’nde yargılandıklarını söylüyorlar. Cemaatin içinde böyle bir hukuk mu var?

Tasavvufun mahiyetini bilmeyenler için bu tür iftiraların belki az buçuk inanılacak bir tarafı vardır. Ama Tasavvuftan haberdar olanlar için asla.

- Cemaatin Çeçenistan’a adam yolladığı, oradan gelenlerin de cemaate katıldıklarını ve silahlı bir güç oluşturdukları da iddialar arasında.

Ne diyeyim. Ağzı olan konuşuyor.

- Cemaatin 200 milyon ile 1 milyar dolar bir servetinden söz ediliyor. Bu doğru mu? Sizin cemaatinizin ekonomik çapı nedir?

Keşke olsa. Sonra böyle bir servetin olması kimi hangi maksatla ilgilendirebilir ki? Masonların serveti niçin kimseyi ilgilendirmez. Sömürgecilerin kapı kulu basın tabii ki masonların var olan servetini aramaz da, bir İslam cemaatinin olmayan servetini abartır. Ahlaksızlık.

- Peki cemaatinizin ekonomik gücü nedir?

Her vakıf insani bir hizmet peşinde koşmak durumundadır. Bunun için sebepler arar. Bu sebepler de genelde biraz varlıklı olan kişilerin makbuz karşılığı yaptığı yardımlardır. Bunun dışında her cematin, her topluluğun içinde kendi aralarında yaptığı ticari faaliyetler vardır ve bunlar hususi servetlerini teşkil eder. Şayet zenginse, kişinin zenginliği cemaatin zenginliği veya serveti manasına gelmez. Sonuç itibariyle, az veya çok servete değil, o servetle yapılan hizmete bakmak lazım. Bu manadan olmak üzere cemaatin ekonomik gücünün ne olduğunu resmi birimler daha iyi bilir.

- Siz İBDA C davasından yargılandınız ve cezaevinde kaldınız. Siyasal düşünceleriniz Amcanız Mahmut Ustaosmanoğlu ile aranızda sorun yarattı mı? Kendisinin bu konuda size bir açıklaması ya da karşı çıkışı oldu mu?

Mahmut Efendi benim, İslam’dan başka bir derdimin olmadığını bildiğinden bana aynen şunları söylemiştir; “Alnınızın akıyla gittiniz, alnınızın akıyla geldiniz, inşallah böyle devam edeceksiniz.” O’nun meselesi “zâhir” ve “bâtın”ı birleştirerek kemâlata ulaşma meselesidir. Bunun dışında bir şeyler arayanlar boş dönerler.

Muhitin mini etekli muhtarı doğru adres

- Cemaatiniz, özellikle 28 Şubat sürecinden sonra, Fatih Çarşamba’daki yaşam biçimleriyle, kılık kıyafetleriyle sık sık gündeme geldi.

Sadece 28 Şubat’la değil. Bu meseleyi birileri temcid pilavı gibi zaman zaman pişirip milletin önüne koyar. Niyetleri bellidir. Esrar trafiğinin ilköğretim mekteplerinin önüne kadar sızmış olması kendilerini ilgilendirmez. Henüz çocuk denilecek yaştaki kızların fuhuş batağına sürüklenmesi de bunları enterese etmez, ama kendi halinde yaşayan bir cami cemaatinin cübbesi kendilerini fevkalade ilgilendirir. İnsaf bunun neresinde ve bu taifeye şahsen siz hangi ismi uygun görürsünüz?

- Bu cemaat kendi içinde nasıl yaşar? Hayata nasıl bakar?

Cemaatin kendi içi diye bir şey yok. Herkes gibi bu toplumda yaşıyorlar. Muhitin mini etekli muhtarı herhalde bu meselenin cevabı için en doğru adrestir, diyor ki; “Bayram Hoca bu kadına oy vermeyin deseydi ben muhtar olabilir miydim?”

- Cemaat üyelerinin sosyo-ekonomik durumları nedir? Genelde çalışırlar mı? Kadınların durumu nedir?

İşsiz yok denecek kadar azdır. Herkes bir işle meşguldür, ailesini geçindirecek bir maişeti vardır. Esnaftır, tüccardır vesaire. Kadınların da evlerinde ev işleriyle, zaman zaman da ailelerine katkı gerekiyorsa dikiş dikmek ve benzeri işlerle yardımcı olmaya çalışırlar, yani tipik Türkiye halkı.

- Kadın özgürlüğü sizin için bir anlam ifade ediyor mu ve bunun açılımı nedir?

Kadın veya erkek özgürlüğü ancak fıtrata uygun yaşamakla elde eder. Bir kadının başının açık olması onun özgürlüğü manasına gelmediği gibi, kapalı olması da özgürlüğünün kısıtlandığı manasına gelmez. Bir ekonomist üzerinden misallendirirsek: Mesela Hindistan’a giden bir ekonomist; “Yahu bu adamlar aptal, açlıktan öldükleri halde, ortalıkta dolaşan inekleri tanrı diye kesip yemiyorlar” derse hakiki ekonomistler güler. Hadisenin psikolojik, sosyolojik, ontolojik, metafizik vesaire yönleri var. “Kes şuradan iki inek, memleket kurtulsun” bedavacılığı yok... Durum bundan farklı değil; “çağdaş”, “ilerici”, “muas”r medeniyet” falan gibi laflarla bu işler hallolmaz. Olsaydı dayak yiyen kadınların sayısı Batı’da bu kadar çok olmazdı herhalde. Hürriyet sahibiler ya! Fıtrat unutulunca, kadınlar erkek rolüne soyundu, Erkekler de efemine davranış triplerinde. Tabii sanayi devriminde ucuz işçi devşirmek için kadına hürriyet üçkağıtçılıklarını da unutmamak lazım. Hülasa kadın özgürlüğü de, erkek özgürlüğü de, hadiseye nasıl baktığınıza bağlı. Her meselede olduğu gibi kadın özgürlüğü meselesinin de özüne inmek bakımından Salih Mirzabeyoğlu’ndan şu satırları okumalıyım:

“Doğru düşünce olmadan doğru düşünce faaliyeti olmayacağı ve doğrunun değişik şuur, zihin ve anlayışa göre değişmesi temel tesbiti içinde, ya hiç başvuramayacağımız, başvuracak sistemin olmaması durumuyla karşılaşıyoruz ki, ya hayatın akışına seyirci kalacağız veya insan üstü “mutlak fikrin” objektifinden hadiseye, eşyaya ve insana bakarak ona göre yorumlayacağız. “Çağ içi, çağ dışı” tekerlemesinden başka bir şeye aklı ermez ahmak kâfir takım?ına, 1976’dan başlayarak İslam’ın “çağlarüstü mutlak fikir” olduğunu, niçin böyle olduğunu anlatma mücadelesi verdik. Buluş hangi yollardan uçmuş olursa olsun, gerçek bir nefs muhasebesi yapmış ve eski şaşaalı kimliğini bir anda terketme yüceliğini göstererek büsbütün büyümüş bir haysiyeti temsil eden Roger Garaudy (Fransız yazar), 1983’de aynen şunu söyledi: “Zaman, çağlarüstü mutlak fikre tabidir; çağlarüstü mutlak fikir, zamana değil!” Ya her idrakın aradığının mutlak olarak doğrusunu gösteren İslam veya hiçbiri!” Kadın özgürlüğü meselesinde de kadının çağlarüstü mutlak fikre tabi olmaktan başka çaresi yok diyerek noktalayalım istersen.

- Erkeklerin ve kadınların eğitim durumu nedir cemaatinizde?

Ortalama bir eğitim diyebiliriz. Burada asıl anlaşılmas? gereken şu; eğitim de herşey gibi izafi bir şey. Biri eğitimden eşyanın hakikatine nüfuz etmeyi anlar, diğeri de, şuursuzca Batı’yı taklid etmeyi. İkincisinin üniversite bitirmiş olması, eğitiminin ortalamanın üstünde olduğu manasına gelmez tabii olarak.

- Ağırlıklı olarak, İstanbul’a hangi kentlerden gelmişlerdir?

Her kentten gelenler vardır. Belki Mahmud Efendi’nin Trabzonlu olmas? hasebiyle oradan gelenlerin fazlalığı sözkonusu olabilir.

- Son seçimlerde cemaat üyeleri ağırlıklı olarak AKP’yi mi desteklediler? Hangi siyasal eğilimleri vardır?

Cemaatin inisiyatifinde olan bir şeydir. Böyle bir karar alınmaz. Ama bir kahvehane cemaatinde de olduğu gibi insanlar birbirlerini bir yerlere oy vermeye teşvik edebilirler. Siyasi eğilimleri yoktur.

- Eskiden tek katlı evlerde oturan “Öteki Türkiye” şimdi sitelerde, çok katlı evlerde yayıyor. Bu onların yaşamını, mutluluklarını nasıl etkiledi?

Bu insanlığın topyekun nereye gittiğinin de bir göstergesi. Dününü hatırlamayan bahtsızlar bu günde huzur içinde olamazlar. Dün sömürgecilere karşı yumruk sıkanlar, şayet bugün kendilerine yumruk sıkan birilerinin çaresizliğini görmezlikten geliyorsa vay halimize.

- Türkiye’de yaşanan büyük yoksulluktan islami taban nasıl etkileniyor? Cemaat hayatı onların yaşamını kolaylaştıran bir sosyal kurum mu?

Bu yoksulluk milleti perişan etti. Sosyal yaraların açılmasına sebep bu hal bir şekilde telâfi edilmeli. Her topluluk tabii olarak içinde barındırdığı fertlere yaşamının kolaylaşmasında yardımcı olmalı. Fakat asıl önemlisi devletin bu hâle bir çare bulmasıdır. Mevzuya girersek uzar...

Tayyip Erdoğan, iman noktasında zaaf içinde

- Sadettin Ustaosmanoğlu; AKP iktidarına nasıl bakıyor?

Bu memlekette ipin ucunun kimlerin elinde olduğu malum. Bu şartlarda maçı kazansanız bile “maç iptal” düdüğü ile her şeyin elinizden alınmayacağına dair bir garantiniz yok. Boşa kürek çekmelerden bu millet bir gün usanacak ki, bunu her alanda alametleri görülmekte. AKP veya bir başkası, sorun hükümetler değil ki. Kaldı ki AKP’nin de kükremelerinin ne kadar kof olduğu anlaşıldı.

- Başbakan Tayyip Erdoğan’ı nasıl tanırsınız, nasıl bilirsiniz?

Tayyip Erdoğan şahsi görüşüme göre söylersem; iman noktasında büyük bir zaaf içindedir. Ameli planda bir şey söylemeye gerek yok, hal meydan da. “İktidar olduk ama muktedir olamadık” diyen bir Başbakan hakkında söyleyecek bir söz kalmamıştır. Cemaziyulevvelini ise konuşmak istemiyorum.

- Kendisiyle tanışıyor musunuz? Ahbaplığınız oldu mu eskiden?

İstanbul İl Başkanlığı yaptığı ve Belediye Başkanlığı yaptığı dönemde karşılaştığımız olmuştur. Ahbaplığımız yoktur.

- Kendisi ile son dönemde hiç görüştünüz mü?

Hayır.

- Öztürk’ün öldürülüğünün ardından size taziyede ya da başsağlığı dileğinde bulundu mu?

Birilerini aradıysa, bilmiyorum.

- Bir görüşe göre, Tayyip Erdoğan, geçmiş siyasal çizgisini cezaevinde kırdığını savunuyor. Kendisini tanıyan biri olarak siz buna katılır mısınız? Sizce Erdoğan nasıl bir değişim gösterdi?

Bu siyasal çizginin mahiyetini sormak lazım. Boş laflarla olmaz. Evet, kırılan bir şey var ama o siyasi çizgi değil. Zaten, size müsaade ettiği kadar iş yapabileceğiniz bir rejimde, siyasi bir yarış içinde olmanız, hakikatte sizin bir çizginizin olmadığının alâmeti. Bu zikzaklar da bunun için. Önce haysiyetli bir dünya görüşüne mensup olursunuz, sonra toplama-çıkarma başlar.

- Bir yandan Afganistan, diğer yanda Irak ve Lübnan... Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’nin kanla biçimlendiği şu dönemde islami tabanın AKP’ye desteğini sürdürmesini nasıl açıklarsınız?

İslami tabanın desteğinin sürmesi demeyelim. İnsanımız çoğu zaman istemiyor, insanımıza bir şeyler bir şekilde istetiliyor. Bu AKP için geçerli olduğu kadar, sistem için de geçerlidir. Efendim, halk böyle istiyormuş... Hayır halk böyle istemiyor, sadece manipüle ediliyor. Uzun hikaye...

- AKP iktidarında en haz etmediğiniz şey nedir?

Riyakârlık. Ve; Ilımlı İslam yeltenişleriyle İslam’ı sulandırmaya çalışmaları. Ve; düşmandan şirinlik gösterileriyle kurtulacaklarını zannetmeleri. Ve ve. ve...

- Geçmişte türban için camilerin önünde gösteri yapan

yığınların gıkı dahi çıkmıyor. Sizce kendi tabanınızın bu sessizliğin sebebi nedir?

Açık değil mi? “Aman ha iktidarımıza halel gelmesin.” Ne için? Birileri keseyi dolduruyor... Muktedir değilsen bu riyakarlık şiarın olur.

- AKP iktidarı ile birlikte, yeni islami trendler, kavramlar oluştu. İslami sosyete bir elit kesim ve bu çevrede dönen çeşitli skandallar, iç hesaplaşmalar... Bu kadarını bekler miydiniz?

Daha fazlasını da beklerdim. Ama önce bunların böyle olması için çanak tutan sistemi bir silkelemek lazım. Sonra herkes kendi kapısının önünü bir düşünmeli... Herkes kendi kapısının önünü süpürürse mahalle temizlenir.

Chavez’leri, Morales’leri heyecanla takip ediyoruz

- Dünyada yükselen anti küresel harekete nasıl bakıyorsunuz? Atina’da, Berlin’de, Cenova’da onbinler savaşa ve ABD’nin Ortadoğu politikalarına karşı sesini yükseltti. Sizin bu hareketlere bakışınız nedir? Destek verir misiniz?

Ortadoğu, direk inancımızın merkezi olarak zaten birinci derecede bizi ilgilendiriyor. Kaldı ki, yeryüzünün bütün zenginliklerini yalayıp yutan ABD ve yandaşlarının zelil ettiği tüm ezilenlerin yanında olmak Müslüman olarak bizim şiarımızdır.

Öte yandan Latin Amerikada da sol büyük yükselişte. Bu antiAmerikan dalga sizde heyecan yaratıyor mu?

Yükselişte olanın “sol” olmasından dolayı tabii ki heyecan duymam. Bizim heyecanımız, zulme razı olmayan, zulüm karşısında dik duran, zalimlere pençesini gösteren herkese karşıdır. Bu sol olur, sağ olur, hıristiyan olur, yahudi olur, farketmez. Önce mazlumun hakkı. Bu manadan olmak üzere Chavez’leri, Morales’leri heyecanla takip ediyoruz. Destekliyoruz.

- Başbakan Erdoğan, Suudi Arabistan Kralı’nı Ankara’da ağırlarken, Venezuella Devlet Başkanı Hugo Chavez, İran Devlet Başkanı Ahmedinecad ile biraradaydı. Sizin için bu ne değer taşır?

Körle yatan şaşı kalkar. Chavez kendi ülkesinde kendi ifadesiyle muktedirken, Tayyip Erdoğan kendi ifadesiyle kendi ülkesinde iktidar olup muktedir olmayandır. Her şey çok açık değil mi?

- Fethullah Gülen’in "ılımlı islam" modelini ve diyalog girişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sulandırılmış İslam, İslam değildir. Fettullah Gülen’in sadece şu sözü her şeyi açıklamaya yeter: “ABD?nin egemenliğinin zayıflamasından kaygı duyulmalodır.” Bunca güç, sistemin Müslümanlara bu kadar tahammülsüz olduğu bir ortamda ve de bu kadar kısa zamanda nasıl oluşturulabilir? Batı ve Batılı zihniyete mensup insanlar bu adama bunca desteği kara kaşına kara gözüne hayran oldukları için vermiyorlar herhâlde. Müslümanların her zaman bir Lawrens’leri olmuştur. Vatikan’da oyunlar bitmez.

Yeni Harman Ekim 2006'dan iktibas.

Tuesday, October 03, 2006

UCAK KACIRMA UZERINE ACIKLAMA


Hasan Ekinci isimli "Makedonya"dan gocme ve asliyle Hristiyan olup, ulkemizde kalmak icin (yani, tirsak biri; Makedonya'daki catismalarin icine tekrar girmemek icin) musluman kimligini aldigini soyleyen biri, bugun THY'nin Canakkale isimli ucagini Tiran'dan Istanbul'a gelmek uzereyken kacirip, Italya'ya indirdi...

Ilk anda, bir "Turk" ve "Italya" kelimelerş gecince ve ardabiryerlerde de "Papa" laflari dolasinca, kacirma hadisesinin "PAPA'YI PROTESTO ETMEK ICIN" oldugu dusunuldu ve bu da uzun bir muddet soylendi...

Inaniyoruz ki, bu soylenti, muslumanlarin kalplerini ferahlatmis ve "helal olsun!" dedirtmistir...

Fakat sonradan isin rengi ortaya cikmaya ve mevzunun hic de tahmin edildigi gibi olmadigi anlasildi...

Deriz ki:

Olsun!...

Kar suyu kacmistir birkere kulaklara!

Ve Ustad Necip Fazil'in dedigini ekleriz: (Malatya hadisesi vesilesiyle)

"Bizi bir kisi anladi, o da yanlis anladi, amuda kalkti:)))"

Fakat, bu hadisese, suurlara alternatif dogurmustur!

Kasim ayina daha coooook var!

OYLESINELAF@
AVCI@
ARADABIR'CI@
BEKCIMURTAZA@
SULEYMAN YILDIZOGLU