Thursday, June 15, 2006

HAZRET-İ İSA VE BATININ HURDALARI-1

Hani tam zamanı; millet Hristiyanî mefhûmlara gömülmüş, harıl harıl kitap okur ve "Da Vinci Şifresi" isimli filmi seyrederken, daha evvelden arşivime aldığım bir yazıyı buraya asıyorum...
Millet nelerle uğraşıyor,
-müsteara benzer isimli, yazar- Yusuf Neccaroğlu nelerle uğraşıyor...
İki bölüm halinde okuyacaksınız.


OYLESINELAF@


HAZRET-İ İSA VE BATININ HURDALARI-1

Yahya NECCAROĞLU

Doğu Strateji Ve Tahlil Merkezi Hıristiyanlık Tetkikleri Masası 21 Mart 2004

http://www.doststrateji.net/makyahya1.htm


Amerikalı Dan Brown beyfendinin kaleme aldığı tam
künyesi "THE DA VINCI CODE" isimli edebiyat eseri "DA VİNCİ ŞİFRESİ” isiyle türkçeye tercüme edilerek
neşredildikten pek bir kısa süre dahilinde (Ekim
2003-Aralık 2003) 4 defa tab edilmiş ve eserin
mevzusiyle alakadar olan taraflar veya bahis mevzuu
olan mesele ile alakalanan veyahut bayağı-sıradan bir
roman kârisi tarafından dahi merakla okunmuş olduğu,
gazete ve mecmualarda neşredilmiş (ve hala neşredilen)
makale ve fıkralarda defaten ele alınmış bir mevzuu...

Sıradan-bayağı bir edebiyat meraklısı olmakla beraber,
kitabın ele aldığı mevzuu da -ömrü billah- meraklı bir
insan olduğum için, bu eseri alıp da okumamazlık
edemezdim elbet ve dahi çoğunlukla dogu
vilayetlerimizden insanların açmış oldukları kitab
tezgahlarından bir aded edinip iki-üç günde
devirdiğimi beyan etmek isterim.

Kitab, cidden calib-i dikkat bir mesele ile alakadar
ve tabiatiyle de polisiye bir havada kaleme alınmak
cihetiyle kendini “elden düşürülmez!” hükmüne kuvvetle
sabitlemiş bir (şayan-ı hayrettir efendim!) senaryo
içerisinde kaleme alındığından, birçok ka'rînin de
bendeniz gibi kısa bir sürede kitabı hatmettiğine
kâniîyim.

Evvelemirde, kitabı memleketimize kazandıran “Altın Kitablar Yayınevi”ne ve tercüme amelesi Petek Demir
hanımefendiye teşekkürlerimi -tüm memleket kârîleri
adına!- bir borç bildiğim için, bunu eda etmeliyim.
Kitabın “türkçesi”, bazı eserlerin tercümesinde
görüldüğü üzre, tekrar tercüme edilmeye ihtiyaç
hissettirmeyen (ama, yine de bendeniz için garip kaçan
kelimeler mevcut tabiî), bugün aşağıyukarı herkesin
anlayabileceği bir şekilde olduğu için, hassaten
teşekkür ederim; italyan âlim ve mütefekkiri Umberto Eco beyfendinin, bahsi geçen kitabdaki mesele ile
alakadar “Focoult Sarkacı” isimli eserini de merakla
hatmetmiş idim ama, kitabı okurken yanımda bir “Türkçe
Sözlük” (ne yazık ki “Lügât” mevcut değil) bulundurmuş
ve devamlı olarak tercümede kullanılan “türkçe”
kelimelerin -bu fakre göreki- “türkçelerini” anlamaya
çalışmış idim. Mübarek tercüman, Bülent Ecevit veya A. Necdet Sezer beyefendilere mi sadece bu tercümeleri yapmış diye de meraklanmıştım hani; yani sadece
onların kullandıkları kelimeler ve cümle
kuruluşlariyle dolu bir kitab!.. Mamafih, “türcüme katliamı”na uğramasına rağmen, şayan-ı hayret bir eserdir ve okumayanlara elbette tavsiye ederim.

Brown beyfendinin eserinin üzerine bir de mutaassıb
bir katolik olan Mel Gibson’un "POSSEIN" isimli
(türçeye "Tutku" diye tercüme edildi, ama "Çile" ve
hatta Hıristiyan itikadınca hususi olarak kullanılan
bir terkib olduğu için “Azab” daha muvafık bir tercüme
olur idi zannımca.) filmi de gelince, etrafımız (veya
benim etrafım diyelim sadece) Hıristiyan esatiri ile
kaynar oldu!.

Kaldı ki, dikkat nazarlarınız celbetmiştir, etrafımız
Hıristiyan ve Yahudi esatiri ve tetkikatı ile bir kaç
senedir kaynıyor!..

"Tutku" filmi, "kapalı gişe” oynayan ve “gişe
rekorları” kırdığı söylenen ve Hıristiyanlık açısından
da “oldukça cesur” bir sinema filmi...

Bu iki sanat eseri, birbirinin zıddı fikirleri ortaya
koyuyor ve savunuyor olsalar da, Hıristiyanlık
“tartışma” meselesi oldu, çıktı.
"Da Vinci Şifresi” isimli kitabda, Hazret-i İsa’nın
etrafında şekillendirilen “Hıristiyan anlayışı”nın “sahte, yanlış, çarpıtılmış” bir anlayış olduğu, bunun
müsebbibinin “Hıristiyan Kilise Babaları” olduğu iddia
edilip belli bir senaryo içerisinde bu intikal
ettirilmeye çalışılırken, “Tutku”da, sanki bütün
bunlara karşı bir "cevab" verilmekte ve "esas siz şuna cevab verin!” denilerek, Hazret-i İsa’nın “son oniki
saati” ele alınmakta ve Musevilerin TAMAMI (Sanhedrin
de dahil), Romalı Vali Pilatus’un “cezasını -ölüm
olmamak kaydiyle- siz verin!” ısrarına rağmen “isyan etme tehdidini kullanarak" ona işkence yaptıran ve “acılar içerisinde çarmıhta gerilerek öldüren” olarak
gösterilmektedir.

Kitabda Hıristiyanlığın bugünkü “sahtekârlığının” sebebi “Hıristiyan Kilise Babaları” ve günümüzde de "Opus Dei" teşkilatı olarak gösterilirken, sinema filminde Museviler Hıristiyanlığa en büyük darbeyi vuranlar olarak ifade edilmekte.

Bu iki eser de bizim gibi Hıristiyan olmayanlar için
Hıristiyanlar açısından “mühim” meseleleri ele alıp
malumat sahibi olmamıza yarıyor olmakla beraber, onlar
açısından da oldukça “mühim” olarak addedilse yeridir.

Ve bu iki mesele, hele Dan Brown beyfendinin
kitabındaki mesele, alakadar kârîlerin zaten duyduğu,
işittiği bir meselenin, bir “tez”in, polisiye hava
içerisinde verilmesinden başka bir şey değil; üstelik “Amerikan yapımı” olduğu için pek düşündürtmeyen ama “şok sahneler” ile de “sersemleten” bir halet-i ruhiye
içerisinde kaleme alındığından (U. Eco beyfendinin
yazdıklarının yanında) bayağı-basit olmasına rağmen;
Mel Gibson beyfendinin yönetmenliği yaptığı
“Tutku”daki “mesele”nin ise II. Vatikan Konsülü (1965)
ile "tarihe gömüldüğü” için; bütün bunların birbiri
ardına sökün etmesi, “bayram değil seyran değil
eniştem beni niye öptü!” deyimini bize hatırlattı ki,
bu, hususen calib-i dikkat vukuatlardan
sayılmalıdırlar.

Daha da "hoş” olan husus, Mel Gibson’u “Mel Gibson”
yapan "Cesur Yürek" isimli filmde, İskoçyalı kahramanı
(kendisinin oynadığı şahısı yani) devamlı (ama içi
ağlayarak) “satan” ve nihayetinde de İngiliz kralına
isyan bayrağı açan ve harbi kazanarak İskoçyada
hakimiyet kuran Bruce’un, Dan Brown’un kitabında ismi
geçen SİYON TAPINAĞI TARİKATI ŞÖVALYELERİNİ, Papa’nın
direktiflerine rağmen saklayan ve besleyen ve hatta
Tarikata “aza” olan biri olması; şöyle bir
toparlarsak, belki de mutaassıb katolik Gibson
beyfendi, (kızı dahi Manastıra kapanacak kadar
mutaassıb bir dindardır) Siyon Tapınağı Şövalyeleri’ne, "hak etmediğiniz, çilesini çekmediğiniz, üstelik devamlı ihanet ettiğiniz davanın üzerinde sahiplik iddia etmeyiniz!” diye ta o
devirlerde bir "ihtar!" cekmiş idi; kaldı ki,
kendileri, eskiden çevirmiş olduğu filmlerin hepsinin,
“hayatımın filmi” dediği bu “Tutku” için
(maddi-finansal açıdan) olduğunu beyan ederek, bunu da
zımmen itiraf etmekte.

Üstüne üstlük şimdi de, "Malakiler"i mevzu edinen bir
film çevirmeye hazırlandığını öğrenmekteyiz ki,
Hazret-i İsa’nın bir “İbrani” olması, bu filmi de
meraklı hale getirmekte!.
Fakat bizim dikkatimizi çeken husus, çok küçük bir kısmı hariç topyekün Müslüman olan bir ülkede gazete ve mecmua yazarlarının, bu iki eser hakkında kaleme aldıkları yazılarının, "bir hıristiyanmışcasına” yazılıyor gibi bir manzara sergilemesi...
Öyle ki, "Kutsal Kan-Kase" meselesi bile sanki varid olmuş bir vukuatmış gibi kaleme alınmakta veya
“çarmıhtaki İsa”nın “acıları” hakkında “peygamberî
sabır” gösterdiğinden falan bahsedilmekte...

Evvela, bu işlere “farz-ı muhal” diye başlanmalı; ama
bu “hassasiyet” kaybolmuş gitmiş, mesele hakkındaki
bilgisi de “roman” seviyesinde olunca ve hele ki,
“bilmiş edaları” da ilave olunca, etraf "vay be!"
yâveleri ile dolup taşmakta ve müslüman kârîler de
“acaba?” şüphesi içerisine düşmekte...

Mesele -inşaallah- sonraki makalelerde devam etmek
üzere başlık olarak söyleyelim ki, "İLK İNSAN İLK PEYGAMBERDİ” hakikati etrafında ve "ZIDLAR BİRLEŞSELERDİ EBEDİYYEN AYRILMAZLARDI!” ölçüsü ile ele
alınması gereken ve tamamen “sembolizasyon” ile dolu
mevzular olduğu için de TABİATİYLE bunların İslamî
“mânâlarını zevken idrak etmek” noktasında Şeyh’ül ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin “Füsus-ül Hikemi”ndeki “MUHAMMED KELİMESİNDEKİ FERDI HAKİKAT BAHSİ” başlığı içerisindekiler okunmadan ele alınacak
mevzular DEĞİLDİR.

Meseleyi bu zaviyeden ele alırsanız, “hikmet mümimin yitik malıdır!” ölcüsü gereği, Batı irfanındaki “kayıp mallarımızı” görür ve işlenişine de bakarak “katık yapabiliriz”; yok, böyle değil de “bilmişcesine” veya
“vay be!” dedirtmek için yazılar yazarsak, “tecdid-i iman”lık meseleler ortaya çıkar.

Hülasalandırırsak efendim, ne “çarmıh” vardır ne “kutsal kan-soy”; bildirildiğine nazaran Meryem oğlu İsa Mesih aleyhisselam “ref edilmiş” ve dahi onda “MELEKİYET CİHETİ GALİPTİR! .

Şimdilik bu bahiste bu kadar kelam yeter; devam
edeceğiz efendim...

(varolusbilinci@yahoo.groups'dan...)

No comments: